Neredeyse tüm Aralık ayı, moda dünyasında bir Emily in Paris rüzgârıyla geçti. Dizi her yeni sezonunda olduğu gibi yine yalnızca hikâyesiyle değil, yarattığı moda tartışmalarıyla da gündemdeydi. Bu yazıda diziyi hikâyesinden çok, giyim ve stil üzerinden ele almak istiyorum.
İlk sezondan itibaren Emily’nin stilinde güçlü bir şekilde 50’ler modasına gönderme görüyoruz. Bununla birlikte Emily, yalnızca tek bir döneme değil; moda tarihine iz bırakmış ikonlara ve kült filmlere de sık sık selam veriliyor. Breakfast at Tiffany’s, My Fair Lady, Roman Holiday… Özellikle de Audrey Hepburn’ün zarif, feminen ama bir o kadar güçlü stilinin modern bir yorumunu izliyor gibiyiz.
Bu sezon da birbirinden farklı markaların styling için adeta sıraya girdiği bir dünyayı geride bıraktık. Etekler, elbiseler, çantalar, ayakkabılar derken takı markaları da sahnenin güçlü oyuncuları arasındaydı. Önceki sezonlarda olduğu gibi Emily, yine zıtlıklar üzerine kurulu bir stil anlayışıyla karşımızdaydı. Birbirinden tamamen farklı etnik ve modern desenler, çizgilerle puantiyeler, neon renk geçişleri ve birbirine tezat kumaşların aynı kombin içinde buluşması aslında karakterin kendisini tanımlıyor.
Zaman zaman sahne arkasında gördüğümüz styling odaları ise bunun en somut örneğiydi. Onlarca ayakkabı, tamamlanmayı bekleyen kombinler, aksesuarlar ve etrafta koşturan kalabalık bir ekip… Bu arka plan görüntüleri, dizinin ne kadar büyük ve detaylı bir işin içinde olduğunun fazlasıyla farkında olunduğunu gösteriyordu. Beni en çok etkileyen şey tam da bu “özen” duygusuydu. İlk bölümden itibaren modayı ve farklı tarzları Paris’in tam kalbinde sunan Emily in Paris, bu kısa backstage anlarıyla aslında ne kadar sıkı ve titiz bir çalışma yürüttüğünü izleyiciye açıkça hissettirdi.
Aksesuar tarafında ise özellikle ayakkabı ve çanta seçimleri dikkat çekerken, bu sezon bolca takı da gördük. Bileklikler, yüzükler, saç aksesuarları neredeyse her kombinin ayrılmaz bir parçasıydı. Ben de pek çok izleyici gibi Emily’nin stiline hayranlıkla bakarken, bir yandan da şu düşünce aklımdan çıkmadı: Bu kombinlerin büyük bir kısmı gerçek hayatta neredeyse giyilemez.
Ama işin ilginç tarafı tam da burada başlıyor. Kombinlerin tamamı bir arada düşünüldüğünde fazla iddialı ve gerçek dışı görünse de, içlerindeki parçalar tek tek ele alındığında kusursuz birer “star parça”. Her kombinde en az bir parçaya âşık olmamak imkânsız. İlk bölümde Emily’nin giydiği yeşil çizgili ceket buna en güzel örneklerden biriydi.
Elbette yalnızca Emily’den bahsetmek de haksızlık olur. Dizi özellikle 5. sezonda, rol dağılımı fark etmeksizin kadın–erkek tüm karakterleriyle modaya ciddi anlamda oynuyor. Her bir oyuncu için özenle seçilmiş, karakterle birebir örtüşen güçlü koleksiyonlar izliyoruz. Kendi zevkime en yakın karakter olan Sylvie’yi ise es geçmek mümkün değil. 5. sezonun İlk bölümde giydiği gömlek üst ve drapeli dar elbise kombinine bayıldım.
Sylvie’nin sezona yayılan zamansız ve mekânsız zarif elbiseleri; sessiz lüksün ve zahmetsiz şıklığın en güçlü örneklerindendi. Gerçek hayatta, özellikle son dönemlerin çılgın ve fazlasıyla iddialı moda anlayışının yanında, bu duruşun daha da özlenen bir hâle geldiğini düşünüyorum. Sylvie’nin tarzı, bağırmadan dikkat çeken, güçlü ama sakin bir stil sunuyordu.
Sylvie’nin tam zıttı olan Mindy Chen karakteri ise adeta başlı başına bir gösteri alanıydı. Sahne aldığı anların yanı sıra günlük hayatında ve davetlerde giydiği kombinler için “kostüm” demek çok da iddialı olmaz. Sahne dışındaki görünümlerinde, kostüm hissinden biraz daha uzak, daha giyilebilir bir ton görmek isterdim. Çünkü özellikle modayı merkeze alan yapımlarda izleyici, zaman zaman kendinden bir parça bulmayı da bekliyor. Yine de Mindy’nin tekne üzerinde şarkı söyleyerek başladığı, bir martini kadeh içinde bitirdiği konserde giydiği; mavinin en güzel tonunda, baştan aşağı boncuklarla işlenmiş elbisesi gerçekten nefes kesiciydi. O sahne, dizinin abartıyı bilinçli bir tercihle nasıl kullandığının en güçlü örneklerinden biriydi.
Son olarak dizide yalnızca bir ya da iki detayın öne çıktığını söylemek mümkün değil. Genelinde akılda kalan unsurlar; neon renkler, birbirine zıt desenlerin aynı kombin içinde kullanımı, yaldızlı ve parlak dokulu kumaşlar, zaman zaman kostüm hissi veren giysiler ve çiçek desenlerinin sıkça tercih edilmesi oldu.
Toparlayacak olursak, Emily in Paris konusu ve sevilip sevilmemesinin dışında pek çok fikre ve eleştiriye ev sahipliği yapabilecek bir dizi. Tek bir yerden ele alınamayacak kadar çok yönlü. Karakterleri, kombinleri, mekânları, yemekleri, diyalogları ve esprileriyle başından tırnak ucuna kadar enerjiyle örülmüş bir dünya sunuyor. Belki de bu yüzden insan bitmesini istemiyor. Ben, şimdiden 6. sezonu merakla bekliyorum. 🙂
***
Flz.
